SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ HALDE, BİR TÜRLÜ ANLATAMADIĞIMIZ BİR SOHBET…

Haber Giriş Tarihi: Yazının Giriş Tarihi: 18.12.2020 21:50

1839’da Reşit Paşa Gülhane Parkında Tanzimat Fermanı’nı Osmanlı devletinin her ırk ve dine karşı “ hümanist” bir yaklaşımla, çağdaşlaşma döneminin başladığını ilan ediyordu.

İletişim çağının araçlarından yoksun olmanın getirimi ile İstanbul’un sokaklarında da tellallar bağırttırılırdı, “Duyduk duymadık demeyiiin… Bundan böyle gavura ‘gavur’ demek yoook…” diye.

1876’da I. Meşrutiyet ilan ediliyor, demokrasi denilen yaşam tarzına geçiliyor gibi bir takım güzel hareketler başladı. Bu hareketlerin ömrü kısa sürdü ve 1908’de tekrar demokrasi çarkı döndürülmeye başlanıyordu.

1920’de Büyük Millet Meclisi, 1923’te Cumhuriyet ilan ediliyor dizi dizi inkılâplar dönemi başlıyordu.

1945’te çok partili döneme geçiliyor ve derken askeri darbeler ve anayasa değişiklikleri serüveni başlıyordu.

AB müzakereleri nedeniyle kabul edilmeye çalışılan Kopenhag kriterleri yolculuğunun başlamasıyla, gelişmemizi tamamlayamadığımız ve bir türlü rayına oturtamadığımız demokratik yaşam mücadelemiz…

Çok partili hayatın cilveli yaşamında Laik – anti’laik görüntüleri altında çıkan “dindar” nesil, “türban” serüveni yarışının füzelendiği  siyaset arenasında bu savaşın galibi çözümü ve siyasi hesaplaşmalar trafiği…

Siyasi hesaplaşmalar trafiğinde sen-ben ayrımının en üst noktaya çıkması, uzun yıllar birlik ve beraberlik içinde olan “paralel yapılanma” denilen ucube birlikteliğinin içinde olan içerisindeki iç hesaplaşmalar 2014 yılının son günlerinin gündemi oluyordu…

Velhasıl siyasi arenadaki içe dönük hesaplaşmalar freni patlamış kamyon gibi görüntü sergilerken, gelişmekte olan demokrasimizin tam bir arı kovanına benzediğini tartışmaları ışığında AB normlarına uygun bir demokrasiye, ne zaman kavuşabileceğiz diye merak edenlere, bu konuda “neler oluyor?” sendromuna düşmeden, gelin sizlerle bir Bektaşi fıkrası aktarayım.

Bektaşi’ye sormuşlar:

“Allah var mı?” diye.

Akıllarınca, Bektaşi’nin Allah’a inancını sorgulamaktadırlar. Bektaşi’nin cevabı o kadar anlamlıdır ki:

“Elbette var, seksen yıldır boğuşuyoruz, sonunda hep onun dediği oluyor!”

Ne dersiniz?

Yoksa Bektaşi’nin dediği gibi bu demokrasi dediğimiz şeye de başka birileri mi karışıyor!..

Esen Kalın.