SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

METRODAKİ KEMANCI

Haber Giriş Tarihi: Yazının Giriş Tarihi: 08.11.2021 00:02

soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington da bir yeraltı treni istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı BEACH ESERİ çalar. Bu süre içerisinde, çoğu ise yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip gider.

Kemancı çalmaya başladıktan sonra, ancak sadece bir yaşlı adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç dakika sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder. Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan birkaç dakika sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önündeki kutuya atarak hızlı geçer, gider.

Bir müddet sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar, ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için, acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3.5 milyon dolarlık kemanla, en güzel eserleri icra ettiğini anlamaz. Oysa Joshua Bell’in yeraltı trenindeki bu mini konserinden iki gün önce Bostan’da verdiği konser biletleri 100 dolara satılmıştı.

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla yeraltı treninde keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler, sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneğe tanıyabiliyor muyuz?

Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziğini çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, BAŞKA NELERİ KAÇIRIYORUZ ACABA?

(Cengiz Erşahin’den alıntı)