güvenilir kaynak casibom giriş maritbet
SON DAKİKA
Hava Durumu

MEZHEPÇİLİK, TARİKATÇILIK, CEMAATÇILIK ZİHNİYETİ, ÜMMETÇİLİK ZİHNİYETİNE UYMAYAN ONU TAHRİP EDEN ANLAYIŞLARDIR

Yazının Giriş Tarihi: 18.12.2020 21:49
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.12.2020 21:49

Değerli Okurlarım,

İslam dünyasında Hz. Muhammed’in ölümünden itibaren birlik ve beraberlik yitirilmeye başlanmıştır. Çünkü daha Hz. Muhammed’in naşı defnedilmeden İslam dünyasında onun yerini alma, onun yöneticilik haklarını kimin kullanacağı konusunda çatışma başlamıştır. Bu çatışma kısa zamanda İslam dünyasını ikiye ayıracaktır. Ortaya çıkan hilafetin Hz. Ali’ye ait olması gerektiğine inananlarla, Ebubekir, Ömer, Osman şeklinde gerçekleşen hilafetin haklılığına inananlar İslam toplumunu ikiye ayırmışlardır. Hümeyye oğulları ve Ali oğulları diye ikiye ayrılan İslam dünyası Osman zamanında çıkan isyan ve onun öldürülmesi sonrasında hz. Ali iş başına geçince Emeviler ve Aleviler şeklinde yahut Şiiler şeklinde kesin olarak İslam dünyasının ikiye ayrılması gerçekleşmiştir. Önce siyasi olarak gerçekleşen bu ayrılma Hz. Ali devrinde meydana gelen sıffın savaşı ve hakem olayı sonrasında daha da kesin olmuş, ayrılık daha da derinleşmiştir. Emeviler, Aleviler yani Şiiler ayrılığına iki tarafı da karşısına alan hariciler eklenmiştir. Ve bu siyasi ayrılığın daha sonra da daha dallanıp budaklanmış mezhepler, mezhep dalları derken tarikatlar, cemaatler şeklinde İslam dünyası günümüze iyice bölünmüş parçalanmış olarak ulaşmıştır. Oysa İslami kaidelere göre İslam toplumunu oluşturan bireyler kardeştirler. Peygamber devrinde hatta dört halife devrinde yekvücutluk gösteren İslami uygulama ve İslam dünyası daha sonra dallanıp budaklanarak parçalanma yoluna gitmiştir. Öyle ki emevi, şiinin, alevinin, şii haricinin harici emevinin üzerine atılmayı, birbirini gırtlaklamayı adeta din görevi saymaya başlamıştır. Tabi ki emevi kitlesi bir yandan diğer iki grupla siyasi mücadeleyi sürdürürken bir yandan da maliki, Şafii, Hambeli ve Hanefi şeklinde alt bölünmeleri gerçekleştirmiş, kendi arasında da bölünüp birliğini yitirmiştir. Şiiler de aynı davranışa yönelmiş, onlar da kendi gruplarına mensup bir takım mezhepler ortaya çıkarmışlardır. Böylece iç birliklerini yitiren İslamlar kendi aralarındaki mücadelelerini gerçekleştirirken dış dünyada milliyetçilikle ve kendi dışındaki din mensuplarıyla mücadele etmeyi de ihmal etmemişlerdir. Özellikle milliyetçilikle mücadelelerini Türklere ve İranlılara karşı sürdürürken İslam toplumunun temelini oluşturmak için aslında uygulamadıkları İslam birliğini kullanmaya yönelmişler ve ümmetçilik zihniyetini milliyetçilik zihniyetinin karşısına çıkarmaya çalışmışlardır. Ama islamın ilk dönemlerinde özellikle emeviler bir yandan ümmetçilik zihniyetini ön plana çıkarırken bir yandan da Arap milliyetçiliğini uygulamaya koyduklarından siyaset sahasındaki varlıklarını, hâkimiyetlerini uzun süre koruyamamışlardır. 100 seneye yaklaşan hâkimiyetlerini kaybetmişler, yerlerini Abbasilere bırakmışlardır. Gerçi bu hanedan değişikliği İslam dünyasındaki birlik, beraberliği sağlayamamıştır. Çünkü Abbasilerde emevilerin dayandığı , kuvvet aldığı topluluğa dayanarak Maliki, Hambeli, Şafii, Hanefi mezhep yanlılarının yöneticisi olmuşlar onları temsil edip Şiilere karşı onların adına Şiilerin aleyhine sonuç veren mücadele ve icraatlara yönelmişlerdir. Hz. Ali devri sonrasında emeviler döneminde gerçekleşen Kerbela olayı İslam dünyasını kesin olarak ikiye bölerken akabinde gerçekleşen mezhepleşme, tarikatlaşma, İslam dünyasının birlik ve beraberliğini bir daha gerçekleşmemek üzere kesin olarak ortadan kaldırmıştır. Ve o günden bu güne hilafet, imamet yönetimlerinin başlarında bulunduğu Sünni dünyası adını alan emevi toplumunun karşısında cephe tutan Şiiler ve aleviler hiçbir zaman birlik ve beraberlik gösterememişlerdir. Ne yazık ki bu özelliği nedeniyle her iki taraf rakibi aleyhine Hıristiyanlarla hakka Musavilerle iş birliğine girmekten çekinmemişlerdir. Haliyle bu yüzden İslam dünyasında çok kardeş kanı dökülmüş buna karşılık az da olsa ümmetçilik zihniyeti bazı İslam devletleri bünyesinde milliyetçilik anlayışına galebe çalmıştır. Ancak bu durum İslam dünyasının birlik ve beraberliğini hiçbir zaman tam manasıyla sağlayamadığı gibi Arap dünyasının Türk dünyasının da birlik ve beraberliğini hiçbir zaman sağlayamamasını getirmiş bu durumun sebebi olmuştur. İslam dünyasının emeviler döneminden sonra en geniş topraklarına sahip İslam devletini oluşturan Osmanlılar da bu nedenle hiçbir zaman ulus devlet olamamış. Bugün bazı tarihçiler onu Türk devleti kabul etse de ümmetçilik zihniyeti nedeniyle imparatorluk özelliği nedeniyle hiçbir zaman tam Türk devleti özelliğini gösterememiştir. Osmanlı döneminde de ülkesindeki İslam kitlesi aynı hanedan yönetiminde olsa da haricisiyle, sünnisiyle, şiisi ve alevisiyle parçalanmış görüntüsünü korumuş, Sünnileri şeyhülislamlık bünyesinde teşkilatlandıran devlet diğer grupları adeta kendi haline bırakmıştır. Bu dini parçalanma her fırsatta devletin siyasal huzursuzluklar yaşamasına iç karışıklıklar ve çatışmalar yaşamasına temel oluşturmuş, gerek devlet gerek İslam dünyası hiçbir zaman yekvücut olamamıştır. Nitekim Osmanlı devleti yıkıldığında da kurtuluş harbi başlarında da çıkan iç huzursuzluklarda ve isyanlarda da mezhepçiliğin, şeriatçılığın ve bunların temsilcisi olan hilafet makamının payı büyük olmuştur. Bütün bu durumu gören ve çok iyi değerlendiren Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyetini oluşturduktan sonra milletini laik düzene kavuşturarak ülke içerisinde mezhep ve din farkını devlet açısından ortadan kaldırarak ülke birlik ve bütünlüğünü sağlamış ve kesinleştirmiştir. Ancak bu gerçekleştirilirken kurulan diyanet işleri başkanlığı denilen dini kurum bir oranda yapısı ve faaliyetleriyle devlet desteği ile Osmanlı döneminin anlayışının devamı olarak ön plana çıkarılarak laik bir devlette olması gereken mezhepler ve dinler karşısındaki devletin tamamen tarafsızlığı fikri ne yazık ki gerçekleştirilememiştir düşüncesindeyim. Çünkü sünni dünyası devletçe teşkilatlandırılıp, teşkilatı personel mekan sahibi kılınırken Şiiler, hariciler, aleviler, Hıristiyanlar ve Museviler kendi cemaatlerinin gerçekleştireceği teşkilatlanmaya ve bu teşkilatlanmanın gerektirdiği personel ve mekan ihtiyaçlarının karşılanması göreviyle karşı karşıya bırakılmışlardır.  Bu yüzdendir ki ülkemizde sünni mezhepler onların alt dalları olan tarikat ve cemaatler diyanet vasıtasıyla devlet desteğine sahip olurken diğer dinler şii ve harivi dünyası bu imkândan mahrum kalmışlardır düşüncesindeyim. Bu durum sünni dünyasını toplumda daha ön planda gösterirken yeni rejime karşı olan sünni dünyasının rejime karşı direniş göstermesini hatta yer yer isyanlar çıkarmasını da tetiklediği söylenebilir kanaatindeyim. Nitekim şeyh sayit isyanında, menemen olayında isyancılar sünni dünyasının bu dünyanın tarikat ve cemaatlerinin mensupları olduğunu görmek mümkün olabilmektedir. Gerçi şii ve alevi dünyasında da bunların mensuplarında da yeni rejime tepkiler ve isyanlar görülmüş ama bu grupların gösterdiği direniş ve isyanlarda Kürtçülük gibi ırkçılığın da etkenliği söz konusu olmuştur. Nitekim bu nedenle şeyh rıza isyanı, Tunceli isyanı gibi isyanlar tam olarak sınıflandırılamamaktadır. Devlet ağırlığını koyup mezhepçiliğin, tarikatçılığın yarattığı huzursuzlukları ve isyanları bastırmış, birlik ve beraberliği korumuşsa da daha sonraki yıllarda yine bu mezhepçilik ve tarikatçılık, cemaatçilik kökenli küçük çaplı huzursuzluk ve çatışmalar görülmüş, katliamlar ve kan dökülmelerine rastlanmıştır. Maraş katliamı, Sivas katliamı gibi katliamlar bu durumun bariz örnekleridir. Devletin banisi Mustafa Kemal mezhepçiliği, tarikatçılığı, cemaatçiliği devletin birlik ve beraberliği için en başta gelen düşmanı ve tehlikesi görüp göstermiş ve onlara karşı uyanık olmayı milletine vurgulamışsa da ne yazık ki ilerleyen Cumhuriyet yaşamı boyunca iş başına gelen yönetimler, iktidar ve oy kaygısıyla bu tehlikeleri görmemiş, görmezlikten gelmişlerdir. Bunun sonucunda artan tarikat faaliyetleri, cemaat faaliyetleri yer altından çıkıp toplum içinde faaliyetlerini ve etkinliklerini arttırmaya başlamışlardır. Özellikle son 20 yıllık dönemde kıyafet devrimi tekke ve türbelerin kapatılması tarikat ve cemaat faaliyetlerinin yasaklanmış olması, şeyhlik, dervişlik, müriblik gibi lakap ve durumların yasaklanmış olması gibi özellikler tamamen göz ardı edilmiş, kapanan türbelerin bir kısmı ziyarete açıldığı gibi yaratılan yeni türbeler adeta açıkça faaliyet gösteren tarikat ve cemaatler, hilafet ile birlikte kaldırılan giyim ve kıyafetlerin tekrar hortlaması gibi durumlar ülkeyi yavaş yavaş Osmanlı dönemine döndürürken tarikatçılık, cemaatçilik, şeriatçılık adeta açıkça faaliyete sokulmak üzere çalışmalar sergilemeye başlamışlardır.  Bunun sonucunda bugünkü toplumumuzda nurcusuyla, Fetullahçısıyla, Süleymancısıyla, Nakşibendicisiyle, İsmail Ağacısıyla ve daha pek çok cemaatiyle dinsel açıdan parçalanmış laik görüntüsünü yitirmiş, toplumumuz ortaya çıkmıştır.  Ve bu görüntünün neticesi olarak görmezlikten gelinen yahut gerçekten görülmeyen cemaatlerden biri olan Fetullahçılar 15 Temmuz harekâtını gerçekleştirmişler, tarikat ve cemaatçiliğin gerçekten ülke için, ülke birliği için ne kadar ciddi tehlike olduklarını gözler önüne sergilerken Atatürk’ün tespitleriyle ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu durum çıkan olaylar bastırıldıktan sonra ortaya bazı tedbirlerin alınmasını getirmiştir. Ama şahsi görüşüm bu konuda yanlış bir icraat ortaya konmaktadır. Ve sadece ülke birliği için, devlet için Fetullah cemaati tehlike görülmekte, sadece onunla mücadele edilmektedir. Oysa benim şahsi kanaatimce tüm tarikat cemaatler hatta mezhepler laiklik açısından ülke birlik ve beraberliği bekası açısından potansiyel tehlike oluşturabilecek gruplardır. Bu yüzden ille Fetullahçılar gibi açıkça faaliyete geçip tehlike yaratmalarını beklemeden bütün tarikat ve cemaatler devletin gözetimi, denetimi ve kontrolü altına alınmalı tehlike yaratmamaları için gerekli tedbirler alınıp tehlike yaratabilecek mezhep mensuplarıyla tarikat ve cemaatlerle şimdiden mücadele edilmeli, Fetullahçılar kadar onlarla da mücadeleye yönelinmelidir. Şurasını da unutmamak gerekir ki mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik faaliyetleri devlet için, millet için olduğu kadar İslam dünyasının birlik ve beraberliği açısından da ümmetçilik zihniyeti diyebileceğimiz bu birlik zihniyeti açısından da tehlikeli gruplaşmalar anlayışlardır düşüncesindeyim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.