güvenilir kaynak casibom giriş maritbet
SON DAKİKA
Hava Durumu

KALDIRILIŞININ YILDÖNÜMÜNDE HİLAFETİN TÜRKİYE’Yİ TEHTİT DURUMU

Yazının Giriş Tarihi: 18.12.2020 21:48
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.12.2020 21:48

Değerli Okurlarım,

Bundan 94 yıl önce 3 Mart 1924’te TBMM’i kararıyla ülkemizde sona erdirilen hilafet makamı ortadan kalktığı andan itibaren ülkemiz kamuoyunda tekrar canlandırılması hususunda sorunlar yaratmaya başlamıştır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ın fethiyle yani Mercidabık ve Ridaniye savaşlarının kazanılması sonucunda Mısır’daki Memluk Türk sultanlığı sona ererken bu devletin teşkilatı içinde varlığını sürdürmeye devam eden Abbasi halifeliği de son bulmuştur. Çünkü son Memluk sultanı Tomambay’ı Kahire’de yaşanan bir sokak savaşı sonunda kaçmasına rağmen saklandığı yerde yakalayan Yavuz Sultan Selim önce affetmesine rağmen sonra o yaşadığı sürece Mısır halkına söz geçiremeyeceğini, hakim olamayacağını anlayan Yavuz Sultan Selim Tomambay’ı katlettirerek Memluk devletini teşkilat olarak sona erdirmiştir. Bir vilayet olarak Osmanlı Devletine bağlanan Mısır’dan ayrılırken orada varlığını sürdüren Abbasi halifesi 3. Mütevekkil El Allah’ı yanında İstanbul’a götüren Yavuz Sultan Selim bu şekilde Abbasi halifeliğine de son vermiştir. Bir müddet İstanbul’da tutsak olarak tutulan 3. Mütevekkil El Allah daha sonra Mısır’a yollansa da bir daha halife sanını kullanamamıştır. Gerçi halife sanını o kullanmadığı gibi Yavuz Sultan Selim de kullanmamış, gönderdiği hiçbir fermanda, ortaya koyduğu hiçbir iradede Yavuz Sultan Selim’in halife sanını kullandığını görememekteyiz. Aksine sözlerinin arasında halifelerin kullandığı hakümül harameyn sözünün yer almayıp hadümül harameyn sözünü kullandığını görmekteyiz. Buna rağmen nedense Osmanlı tarihçilerinden bazılarının Yavuz Sultan Selim’in Ayasofya’da yaptırdığı bir merasimle 3. Mütevekkil El Allah’tan hilafeti devraldığını yazmaktadırlar. Sahih kaynaklara dayanmayan bu iddia bence tamamen hatalı, hilafeti Osmanlı ya mal etmeye yönelik kasıtlı bir anlatımdır. Bu tür beyanlarda bulunanlar şu gerçeği de göz ardı etmektedirler. Hz. Muhammed’in halifelik benden sonra 30 yıldır sözünün aksine beyanda bulundukları gibi İslamda halife olabilmenin şartlarından olan Kureyş kabilesinden olma şartının da Osmanlı hanedanı bireylerine de uymadığına dikkat etmemeyi tercih etmektedirler. Hakikat böyle olmasına rağmen ille de Osmanlı hanedanına hilafet hakkı verebilmek için Osmanlı hanedanını Kureyş’e bağlayabilmek için Osmanlı padişahı 1. Mehmet’in soyunu Mevlana’nın oğlu Sultan Veledin kızı üzerinden peygamber soyuna dolayısıyla Kureyş kabilesine bağlayarak Osmanlı padişahlarının hilafet hakkı olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardır. Öyle veya böyle Osmanlı hanedanı veya padişahları Kırım’ın Osmanlı’dan ayrılışına kadar halife sanını kullanmamışlar, bu sana dayanarak hiçbir hak iddia etmedikleri gibi bu hakka dayanan icraatlerde de bulunmamışlar. Ancak Kırım ayrıldığında bu ayrılığın manevi eksikliğini gidermek için halife sanı vasıtasıyla Kırım’ın hilafet yoluyla Osmanlı’ya bağlılığını kabul etmiş ve kabul ettirmişlerdir. Osmanlı padişahlarının halifelik makamını, halifelik sanını kullanarak kaybedilen Osmanlı toprakları üzerindeki İslam halkın temsilcisi olma, kendine bağlılığını iddia etme, bu yolla İslam dünyasını bir arada tutma çabasını sergilemeye çalışan en önemli padişahı 2. Abdülhamit’tir. Fakat onun bu çabaları bile hilafet makamının İslam dünyasını birleştirmesine, vasıta olmasına faydalı olamamıştır. İslam dünyası zaten son halife Hz. Ali’den sonra şii ve sünni diye bir başka tabirle Alevi, Emevi diye ikiye ayrıldığından bu iki islam dünyası hiçbir zaman gerek Emeviler devrinde, gerek Abbasiler devrinde, gerek Memlüklüler döneminde, gerekse Osmanlılar döneminde varlığı sergilenen hilafet makamının emri altında, yönetimi altında birleşememişlerdir. Hariciler apayrı kalırken Aleviler imamlık makamının çatısı altında birlik ve beraberlik sergilemişlerdir. Osmanlı devleti de zaten halifelik iddiasına rağmen hiçbir zaman İslam şiilere, alevilere bağışlayıcı gözle bakmamış, sebep iktiza ettiğinde binlerce şii ve alevi İran taraftarlığıyla suçlanıp, katledilmişlerdir.

Bunu en güzel olarak Osmanlı döneminde yaşanan Celali İsyanları sırasında katledilen Anadolu evlatlarının da yani Alevilerde ve şiiler de açıkça görmek mümkündür. Nitekim Osmanlı Devleti’ne kadar iddia edilirse edilsin zaten halifelik makamı konusunda iddialı olmamış İslam halkı halifelik çatısı altında birleşmeye de çağırmamıştır. Bunun yanında şunu da vurgulamamız gerekir Osmanlı Devleti Hilafet sanına dayanarak tüm İslam alemini tek bir kez yanında yer almaya çağırmıştır. Bu çağrıda Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Sultanı ve aynı zamanda halifesi Sultan Mehmet Reşat ağzıyla yayınlanan Cihat çağrısı şehrinde görülmüştür. Cihat çağrısıyla Osmanlı halifesi tüm İslam dünyasını kendi yanında hıristiyanlarla yani karşısındaki Hristiyan devletlerle savaşa çağırmıştır. Ne var ki kendi emri altındaki Arap dünyası bile bu çağrıya tam manası ile uymamış aksine gerek kendi uyrukları içerisindeki İslam Araplar gerekse Hintli İslamlar gerekse Afrikalı İslamlar İngiliz ve Fransız Devletleri saflarında halife ordularına karşı savaşta yer almışlardır. Bu da göstermiştir ki İslam dünyası Osmanlı halifeliğini hiçbir zaman esastan kabul etmemiş, doğru dürüst kale almamıştır. Bu nedenle Osmanlı padişahlarına izave edilen halifelik hakkı, halifelik makamı hiçbir zaman tam manası ile bir Hilafet tam manası ile bir halifelik ortaya koymamıştır. Zaten kendilerine halife denilen Osmanlı padişahlarının hiçbir zaman Mekke'ye Medine'ye gitmemesi Hac farizasını yerine getirmemesi de onların halifelik makamına ne derece uygun olduğunu göstermeye yetecek bir durumdur. Şunu da vurgulamak gerekir ki Osmanlı halifeliği Osmanlı Devleti ile birlikte aslında son bulmuştur. Çünkü Osmanlı Devleti son bulduğunda halifelik makamını da onun bir kısım toprakları dışında söz söyleme hakkı kalmıştı. Zaten Osmanlı'nın elinde kalan son Anadolu toprakları üzerindeki Osmanlı padişahının halifesinin söz söyleme hakkına halifelikten çok padişahlık hakkı dayanaklık teşkil etmiştir. Kurtuluş savaşı öncesinde ve sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Kuvayi Milliye’ye zorluklar çıkaran, işgalcilerle iş birliği yapan son halife Mehmet Vahdettin, İngiliz gemisiyle yurdu terk edip kaçtığında Lozan sonrasında padişahlık da, hilafette kendiliğinden sona ermiştir. Bu yetkilere sahip olan TBMM yönetim hakkını tamamen kendi uhtesine alırken karışıklıklar çıkmaması düşüncesiyle hilafetin bir müddet için devamını ön görmüş, Osmanlı hanedanından Abdülmecit efendiyi halife seçmiştir. Siyasal yönetim açısından hiçbir yetkisi olmayan Abdülmecit efendi TBMM hükümeti açısından ve gelecek olan Cumhuriyet yönetimi açısından riskli, tehlikeli görüldüğünden ülkede hakim kılınmak istenilen laik Cumhuriyetin tam tecessüs edebilmesi için halifelik makamı meclis kararıyla 3 Mart 1924’te kaldırılmış, son halife Abdülmecit efendi ve Osmanlı hanedanının birkaç kadın üyesi dışındaki temsilcileri sınır dışı edilmişlerdir.

Ne tuhaftır ki ne Mehmet Vahdettin, ne Abdülmecit efendi yurt dışında hiçbir zaman halifelik sanını kullanmadıkları gibi halifelik iddiasında da bulunmamışlardır. Zaten onların hilafetini İslam ülkelerinden herhangi bir tanıyan devamını isteyen olmadığı gibi onlar da aslında gerçekten halifelik vasıflarına haiz olmadıklarını bildiklerinden bu hilafet ve halifelik meselesi ortadan kalkmıştır. Ne var ki bu halifeliğin ortadan kalkmasına rağmen halifelikten nemalanan kişi ve kitleler şeriatçı, radikal dinci kesimler ülkemizde bu rejimi geri getirmek için çalışmalara yönelmişler, bir takım isyanlar çıkarmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Nitekim şeyh sait isyanı, menemen isyanı, şeyh rıza isyanı gibi isyanlar bu amaçla, bu amaç ağırlıklı yapılmışsa da başarılı olamamışlardır. Bu denemelerde başarılı olamayan kesimler yer altı çalışmalarına yönelerek yıllarca tarikatçılık, mezhepçilik, şeriatçılık çalışmaları şeklinde hilafet makamını geri getirmeye yarayacak zemin oluşturmaya, şartlar yaratmaya yönelmişler, sabırlı çalışmaları neticesinde zamanla gevşekliğe düşen Cumhuriyetçiler, laikler, Kemalistler karşısında ilerlemeler kaydetmeye muvaffak olmuşlardır. Nitekim bunun sonucunda bugünkü ülkemize ve toplumumuza baktığımızda görmekteyiz ki hala hilafet isteyen,şeriat isteyen kesimler çabalarını arttırmakta ve toplumumuza baskılar yaratmaktadırlar. Şuanki durumda başarıya gider gözükmelerine rağmen sonucun ileride ne olacağını zaman gösterecektir. Ama toplumumuzu ve bugünkü rejimimizi hilafetçiler diyebileceğimiz tek çatı altında bu adla toplayabileceğimiz şeriatçılar, cemaatçılar, tarikatçılar, Osmanlıcılar, yeni osmanlıcılar, saltanatçılar bu yolda bütün varlıklarını ortaya koymaya, hilafeti geri getirmeye çalışmaya özen göstermektedirler düşüncesindeyim.  Bu durum ümmetçilik zihniyetine dayanarak siyaset yapan siyasetçilerin yüzünden daha da tehlikeli bir durum almış gözükmektedir. Kısacası hilafetçilik bugünkü rejimimizi yıkma yolunda en tehlikeli risklerden, tehlikelerden biri durumuna gelmiştir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.