güvenilir kaynak casibom giriş maritbet
SON DAKİKA
Hava Durumu

Hilafet ’in Kaldırılıp Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kuruluşunu 91. Yıldönümünü Değerlendirilmesi

Yazının Giriş Tarihi: 18.12.2020 21:50
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.12.2020 21:50

Değerli okurlarım,
Biz Türkler yaratılıştan itibaren Gök Tanrı dini denen tek Tanrılı bir din sahibi olmamız nedeniyle Semavi dinleri fazla yadırgamamış özellikle İslam dinini ağırlıklı olarak kabul edip benimsemiş bir milletizdir. Ne var ki İslam dini bize Arapların bağrında doğup onlar vasıtasıyla intikal ettirilmiş ve bir oranda silahlı mücadeleler neticesinde kabul ettirilmiş bir din olduğu da muhakkaktır. Bu nedenledir ki İslam dini ve İslam dini kaideleri konusunda bilgi sahibi kılınmamız Araplar eliyle olmuştur. Ve haliyle bu bilgilendirme için ve İslam dininin toplumumuzda uygulama bulabilmesi için Arap kültürünün Arap toplum yapısının oluşturduğu kurum ve kuruluşlar bizde de hizmet vermek durumunda kalmışlardır. Cami dediğimiz ibadethanelerimiz aslında Arap kültür yapısına göre oluşmuş ve daha sonra bizde şekil ve görüntü değiştirerek bünyemize uygun hale getirilmiş mekânlardır. Camilerle birlikte teşkilatlanmaya başlayan İslamiyet İslam toplumunda ve İslam’a dahil olan biz Türk İslam toplumlarında da yeni teşkilatlanmalar ve oluşumlar meydana getirilmesi zaruretini doğurmuştur. Mesela İslam’ın ilk dönemlerinde namaz zamanında cemaatin en bilgilisi olan kişi öne geçip namaz kıldırmayı gerçekleştirdiğinden ve yine onun görevini yerine getirmesinde kusursuzca yardımcı olabilecek cemaat üyesi bir zatın müezzinlik görevini yerine getirmesinden dolayı İslam’ın ilk döneminde mesleği imamlık ve müezzinlik olan bireylere ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak zamanla bu görevlilerin ihtiyaç olması Hem bu görevi yapabilecek kişileri yetiştirebilecek bu görevi yapabilecek durumda olan kişileri görevlendirmeyi gerçekleştirip görevleri sırasında onları kontrol ve denetime dahil tutabilecek teşkilatların oluşturulması ihtiyacını da durumunu da ortaya koymuştur. Bu şekilde İslam’da teşkilatlanmaya başlayan din öğretimi ve dini görevlerin ifası ile ilgili hizmetleri ifa edebilecek personelleri yetiştirip görevlendirecek, görevlerinin sürdürülmesini bunun için denetimlerinin yapılmasını sağlayacak teşkilatların oluşması İslam’da bir din işleri yönetiminin oluşmasını getirmiştir. Peygamberin sağlığında onun şahsında toplanıp işlerlik gösteren İslam’daki din işleri yönetimi onun ölümünden sonra ortaya çıkacak hilafet makamını gerektiren en önemli etkenlerden biri olmuştur. Peygamber sonrası devreden başlayıp Osmanlı’ya gelene kadar geçen sürede İslam toplumlarının veya devletlerinin din işlerinin yönetimini yürüten, uygulamalarını gerçekleştiren kurum hilafet makamı olmuştur. Bu kurum 4 halife devrinde Emeviler ve Abbasiler döneminde hem toplumun siyaset işlerini hem idari yönetim işlerini hem de din işlerini yönetmiştir. Abbasiler zamanına kadar bu 3 görevi birlikte yöneten hilafet kurumu Abbasiler zamanında farklılık göstermiş, Emeviler devrinde akait ve uygulama yönünden bölünmeye başlayan İslam toplumunda hilafet makamı Sünni İslam kesiminin dini yönetimini gerçekleştiren bir makam ve kurum haline gelirken Şii veya Alevi mezhebi İslam toplumlarının dini yönetimini üstlenen ve yürütmesi beklenen bir imamet kurumu ortaya çıkmıştır.  Gerçi bu imam veyahut imamet dediğimiz teşkilatın bazı etkili yöneticilerine Sünnilerin en üst din görevlisine verilen Halife adının verildiğini de görebilmişizdir. Mesela Mısır’daki Şii Fatimi Devleti’nin İmam düzeyindeki yöneticilerine Şii Fatimi Halifesi dendiğini hiç değilse Sünni İslam toplumlarının onları öyle adlandırdığını söylememiz mümkündür. Osmanlı öncesi dönemde İslam devletlerinin yöneticileri devlet Sünni ise Abbasi Halifelerinden, devlet Şii ise Şii imamlardan onay ve kabul almışlardır. Sadece onay alınmakla kanılmamış İslam devletlerindeki din görevlilerinin ve eğitim görevlilerinin, adalet görevlilerinin tayin, azil ve uygulamalarında da söz konusu kurumların hak sahibi olduğu kabul edilmiştir. Menşur denilen onayla Halifelerden yöneticiliğinin tasdikini alan İslam Türk Devletleri yöneticileri icraatlarının İslam kaidelerine uygun olup olmadığının kontrolü konusunda da bu kurumun yetkilerini kabul etmişlerdir. Sözün kısası Osmanlı Devleti kurulana kadar hatta daha doğrusu Yavuz Sultan Selim Ridaniye Savaşı ile Memlük devletini ortadan kaldırıp onun bünyesinde varlığını sürdüren Abbasi Hilafet makamını sonlandırana kadar Sünni İslam devletlerinin dini yönetim kuruluşu dini yönetim başkanı Abbasi halifeleri olmuştur. Tabi bu farazi başkanlığın yanında İslam devletlerinin kendi teşkilatları bünyesinde görev yapan Müftüler veya Başkadılar kendi memleketlerindeki dini yönetimin başkanlığını elinde bulundurmuşlar. Abbasi halifesi adına kendi memleketlerinde icraat ve yönetim sahibi olmuşlardır. Bu yüzdendir ki Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde kuruluş döneminde Osmanlı Devleti’nin dini yönetiminin başı olarak bilinen Şeyhülislamlık makamına rastlanmamaktadır. Bu görevi yerine getiren Müftüden söz edilmektedir. Ama daha sonraki dönemde Şeyhülislam’ın yürüttüğü eğitim ve adalet görevlerini yerine getiren Rumeli ve Anadolu kazaskeri  gibi iki ayrı din adamı kökenli görevli Osmanlı Devleti bünyesinde mevcut olup önceki dönemde Müftü sonraki dönemlerde Şeyhülislam divan üyesi yani kabine üyesi olmazken kazaskerler kabine üyesi durumundadırlar. Her ne kadar hilafetin getirilmesi Osmanlı’ya intikal ettirilmesi Yavuz Sultan Selim’e mal edilse de Yavuz Sultan Selim’in bu makam adıyla bir icraat yaptığına rastlamak şuana kadar zor gözükmektedir. Ama yine de ilk halife olarak ilk Osmanlı halifesi olarak ondan bahsedilir. Osmanlı halifelerinin tamamını gözden geçirdiğimizde hepsinin dört dörtlük İslam halifelik şartlarına uygun halifeler olduğunu söylememiz mümkün değildir. Gerçi bazı rivayetlerle Çelebi Mehmet’in sayesinde onun annesinin Mevlana’nın torunu olması onunda soyunun Hz. Hüseyin’e ulaşması nedeniyle Osmanlı Hanedanını Kureyş’e ulaştırmaya çalışan anlatımlar rivayetler vardır. Ama bu bilgi sahil olmadığı gibi anne tarafının kan üzerinde belirleyiciliğinin derecesi belli olmadığından bu durumun Osmanlı’nın Kureyş’e bağlaması zordur. Kaldı ki Osmanlı halifelerinin daha doğrusu halife denilenlerin bazılarının Deli Mustafa, Deli İbrahim hatta 5. Murat gibi temsilcilerinin akıl hastası olduğu da bilinen bir durumdur. Akıl hastalığı da kişiyi halife olmaktan men edecek özelliklerden biridir. Yine bazı Osmanlı halifelerinin iş başına geldiğinde 4. Mehmet gibi 9 yaşında çocuk Genç Osman ve 4. Murat gibi şahsiyetlerinde 15 aşmayan yaşlarda kişiler olduğu da düşünülürse onlarında halife olması imkânsızdır. Ama buna rağmen Osmanlı Sultanlarını halife kabul eden görüşü biz de gerçekleri bir tarafa bırakarak kabul edersek Osmanlı döneminde Sünni İslam dünyasının din yönetimini elinde bulunduran kişiler Osmanlı Halifeleri olmuştur. Osmanlı padişahları dini bakımdan bir halifenin sahip olması gereken bilgilere sahip olmaması nedeniyle onlara dini konularda danışmanlık edecek bir oranda onların icraatlarının Kuran hükümlerine uygunluğunu kontrol edecek bir kuruluş ve makama ihtiyaç duyulmuştur. Bu amaçla ithaf edilen makam Şeyhülislamlık olmuştur. Kendinden önce mal olan müftülük makamının görevini ve yetkilerini üstlenen divandaki kazaskeri de kendine bağlayan Şeyhülislamlık Osmanlı imparatorluğunda kabaca II. Mahmut dönemine kadar daha sağlam söylemek gerekirse tanzimata kadar Osmanlı devletinin ve onun yönetiminde bulunan onun halifelerini meşru kabul eden Sünni islam toplumlarının din işlerini yöneten teşkilat olmuştur. Şeyhülislamlık makamının bu durumunu daha sonra kazaskerlikler ortadan kalktığı için daha da kuvvetlenecektir. Ama Tanzimat devrine kadar Şeyhülislamlık Osmanlı devletinin sadece din işlerini değil Adalet ve Eğitim işlerini de yürüten yöneten teşkilat olmuştur. Hatta Şeyhülislamlık makamına gelen kişinin bir oranda kaydu hayat şartıyla göreve geldiği verdiği fetvalarla yürütmenin başı hatta ta kendisi olan Osmanlı sultanlarının icraatlarını da kontrol edebilen, sınırlandırabilen hatta uygulamadan kaldırtabilen bir makam olduğu düşünülürse bugünkü devlet teşkilatımızda anayasa mahkememiz başta olmak üzere pek çok yüksek mahkemenin de görevini yapan bir kurum olduğu ortadadır. Bunların yanında Osmanlı idaresindeki vakıfların denetim yönetim ve kontrolü de bu makamda olduğundan bu teşkilat Osmanlı’da oldukça önemlidir. Bu önemli teşkilatın bir tek kusuru vardır. O da Osmanlı yönetimindeki Şii İslamların bu teşkilat bünyesine dahil edilmemiş olmasıdır. Osmanlı devletinin tanzimat döneminde kabine sistemi ortaya çıktığında Şeyhülislamlık bazen kabine içine alınmış bazen kabine dışında bırakılmıştır. Osmanlı’nın sona erdiği II. Meşrutiyet döneminde kabine içinde olan Şeyhülislamlık bu dönemde adalet ve eğitimle ilgili görevlerini terk etmiş, tamamen din yönetimi ile ilgili görevleriyle iktifa eder durumdadır. Mondros Mütarekesi fiilen Osmanlı’yı sona erdirdiğinde Mustafa Kemal ve arkadaşları, Kuva-yi Milliyeciler Erzurum, Alaşehir, Balıkesir, Sivas gibi kongreleri yaptıktan sonra 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtıklarında kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinde Şeyhülislamlık makamının görevini yerine getirecek bir Şeriye ve Evkaf Vekaleti oluşturmuşlardır. Gerçi Şeyhülislamlık makamının Osmanlı Devletinde de zaman ve dönemler bakidir. Son Osmanlı hükümeti ortadan kalktığında Şeyhülislamlık sona ermiştir. Ama TBMM hükümetindeki 3 Mayıs 1920 tarihinde Şeriye ve Evkaf Vekaleti Osmanlı halifelik makamının kaldırılıp yurt dışına halifelik hanedanının çıkarılmasına kadar devam etmiştir. Yakşalık 4 senelik bu kısa dönemde Türkiye devletinin din işlerini bu vekalet yürütmüş ancak İstanbul’daki Osmanlı halifesi de mevcudiyetini koruduğundan ülkemizdeki Din işleri yönetimini çift başlı bir görünüm arz etmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde halifelik kaldırıldığı zaman yapılan en büyük yeniliklerden birisi de Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılıp onun görevini aralarında taksim eden iki yeni kuruluş oluşturulması olmuştur. Bu iki yeni kuruluştan birisi Vakıflar Genel Müdürlüğü diğeri Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu olmuştur. Her ikisi de Başbakanlık’a bağlanmış böylece devletimizin Laik bünyesinin oluşturulması sağlam temellere bağlanmaya çalışılmıştır. Aynı çaba gereğince Tevhid-i Tedrisat Kanunu denilen kanun kabul edilerek tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı kontrol, denetim ve yönetimine verilmişlerdir. İşte bu yeniliklerin yapılışının bugün 91. Yıldönümünü yaşamaktayız. Devletimizin Laiklik yolunda yaptığı önemli aşamaların miladı olan 3 Mart tarihi aynı zamanda bugün ülkemizin din hayatını din işlerini yöneten kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığımızın da doğum günüdür. Bugün 91. Doğum gününü kutlayan veya kutlayacak olan diyanet işleri teşkilatımızın kendinden önceki Şeyhülislamlık ve Hilafet makamlarıyla benzeştiği noktalarda mevcuttur. Onlardan ayrıldığı noktalarda mevcuttur. Benzeştiği noktalar bugünkü Laik yapımızı zedeleyen unsurlar olarak ne yazık ki hala varlığını sürdürmektedirler. Şahsi düşünceme göre her ne kadar yeni açılımlar yapmaya çalışsa da, yeni kucaklamalar gerçekleştirmeye çalıştırsa da Diyanet İşleri Başkanlığı’mız ülkemizdeki Şii ve Alevi harici mezhep yanlılarına hizmet veren bir teşkilat değildir. Ne acıdır ki devletimiz onlardan aldığı vergilerle dinsel açıdan Sünnilere hizmet verirken onlara hizmet vermemekte bunu da demokrasisine ve laikliğine ters bir durum görmemeyi sürdürmektedir. Gerçi son zamanlarda Şii kesime, Alevi kesime bazı Cem evleri yapılması icraatları görülse de sadece ibadet mekânları açısından Şiilere, Alevilere bu kurumun hizmet verme de ne kadar devre dışı durumda olduğunu görmek pekala mümkün olabilecektir. Sünni kesimin din adamlarına din adamlarının yetiştirilmesine ve görevlendirilmesine hatta onların lojman vesaire hizmetlerine harcanan parayı da  Alevi ve Şii harici kesimin din adamlarına yapmadığı düşünülürse Diyanet İşleri Başkanlığı’mızın bu konuda ne kadar farklılık gerçekleştirdiğini ortaya koymak daha imkan dahilinde olacaktır düşüncesindeyim. Bütün bunlardan sonra şunu belirtebilirim ki diyanet işleri başkanlığımız nasıl Osmanlı Şeyhülislamlığı yahut Şeriye ve Evkaf Vekaleti Sünni İslam kesimini hizmet etmekte esas toplum kabul ediyorsa aynı kabulü göstermekte ülkemizdeki Sünni kesime hizmet etmektedir. Benzerlik sadece Şii ve Aleviler yönünden değil Hanefi mezhebi dışındaki Maliki,Şafi ve Hambeli mezhepleri mensuplarına karşı da bir oranda sergilenmekte onlarda Diyanet İşleri Başkanlığından Hanefi mezhep sahipleri kadar hizmet alamamaktadırlar diye düşünmekteyim. Diyanet İşleri Başkanlığı’mız 1924’teki kuruluşundan bu yana Laiklik anlayışından da Laiklik anlayışını kuvvetlendirme çabasından da bence hafif uzaklaşmalar göstermektedir. Belki devlet sistemimizdeki farklılaşmalar nedeniyle sergilenen son duruma göre Kuran kursu denilen eğitim kurumlarını da bizzat yürütüp işletmeye yönelmesi  Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla çakışır bir özellik yaratabilecek bir durum ortaya koymaktadır diye düşüncesindeyim. Diyanet İşleri Başkanlığı’mız son dönemde bütçe olarak personel olarak pek çok yatırım bakanlığından daha fazla imkana sahip kılınırken bu yetmezmiş gibi birde kendisine yardımcı olarak oluşturulan diyanet vakfı gibi kurumlarla maddi imkan yönünden daha da kuvvetlenmekte buna karşılık bu imkanları oranında topluma hizmet vermemektedir diye düşünmekteyim. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı’nın elindeki maddi imkanlara rağmen hala ibadethanelerimiz yani camilerimiz halka yöneltilen çağrılarla yaptırılmakta devletin diyanete tahsis ettiği meblağlar diyanetin çalışma sahasını oluşturan cami ve kuran kurslarına yatırım olarak aksettirilmemektedirler. Ne tuhaftır ki İslam dini dışındaki Semavi din sahipleri kendi ibadethanelerinin yapımını, tamirini hatta din görevlilerin ücretini kendileri öderken hatta Sünni mezhep dışındaki İslam kesimi de aynı durumu gösterirken sadece Sünni İslam kesimi diyanetin elindeki nakli imkânlarla Diyanete Bağlı Personelin maaş ve diğer masraflarını ödemekle iktifa etmektedir. Bütün bunları belirttikten sonra şunu vurgulamak isterim. Bence artık Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeni bir şekillendirilmeye tabi tutulması şarttır. Ülkemizdeki azınlıkların din işleri Lozan Antlaşmasıyla belirli kaidelere oluşturulduğundan onlar dışındaki tüm din mensuplarını özellikle Sünni mezhep dışında kalan Şii, Harici, Alevi İslam kesimlerini de kapsayacak, onlara da hizmet verecek yeni bir Diyanet İşleri Teşkilatı oluşturmanın zamanı gelmiştir. Bunu yapmanın iki yolu vardır. Ya eldeki Diyanet İşleri Başkanlığı yenilenmeli kendisine eklenecek yeni oluşumlarla bu hizmetleri verebilecek hale getirilmeli veyahut da bu Diyanet İşleri Başkanlığı lavedilip yerine tüm Türkiye vatandaşlarının din işlerini yürütüp, yönetebilecek hepsine hizmet verebilecek yeni bir Diyanet İşleri Başkanlığı oluşturulmalıdır. Bu benim düşüncemdir. Bu olur olmaz bunu bilemem ama Diyanet İşleri Başkanlığı’mızın tüm insanımıza aynı hizmeti vermediğini ortaya koyan bazı toplumsal istekler olduğu da ortadadır. Nitekim toplumumuzun Alevi kesimi, Şii kesimi bu Diyanet İşleri Teşkilatından ümit kesmiş olmalıdır ki bu yüzden kendilerine kendi Diyanet İşleri Teşkilatlarını kurma, oluşturma fırsatının verilmesini istemektedirler. Şunu da belirtmek isterim ki Mustafa Kemal 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurduğunda sadece Sünni kesime hizmet verecek bir din yönetimi oluşturmak amaç ve fikrinde olmuş olamaz. Bence o yaşamış olsaydı toplumumuzdaki her kesimi kucaklayabilecek her kesime eşit uzaklıkta olup eşit yaklaşımla hizmet verebilecek bir Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatının oluşmasını mutlaka teşvik ederdi. Çünkü onun amacı bu kurum sayesinde devletin laikliğini korumaktı. Ama bugünkü sadece Sünnileri koruyan Sünnilere hizmet veren tek taraflı bakışla çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın topluma hizmet vermesi toplumun birlik ve beraberliğini sağlaması toplumun laik yapısını koruması oldukça zordur düşüncesindeyim. Bugün 91. Kuruluş yıldönümünü yaşayan Diyanet İşleri Teşkilatımızın bünyesinde görev yapan en üst noktadan en alt noktadaki görevlisine kadar tüm personelini kutluyor kuruluşunuzun 91. Yıldönümü kutlu olsun diyorum. Ancak kuruluşunuzun tüm toplumu kucaklayacak hale gelebilmesi için teşkilat olarak, personel olarak, ideal olarak bu  yöne yönelip bu yöndeki çalışmalarınızla topluma hizmet vermeye yönelmenizin gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Sözlerime son verirken 1924’ den bu yana Diyanet İşleri Teşkilatında başarıyla, şerefle hizmet vermiş bugün toprak olmuş tüm Diyanet personeline tanrıdan rahmet diliyorum. Ruhlarınız şad olsun. Yeriniz cennet olsun.
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.